|
Şehir hatları vapurlarının, İstanbul’da ilk gençliklerini
yaşayanların hatıralarında da çok önemli bir yeri vardır.
İstanbul’da lise öğrenimi görüp de, en az bir kez olsun sınıfça
okulu kırarak Ada’ya kaçmayan biri var mıdır acaba?
Genellikle lisedeyken, mevsim Nisan’ı (bazen havaların ısınması
gecikerek Mayıs’ı) bulup da havalar hafiften ısınmaya, insanın içi
kıpırdanmaya başlayınca, akla hemen okulu kırma düşüncesi
yerleşirdi... Derhal son derslerden birinde ayaküstü plânlar
yapılır, hafta içi bir gün kararlaştırılır ve bu kaçış plânı (!)
tahtaya iri puntolarla yazılan bir tarihle bütün sınıfa duyurulurdu.
Tarihin altına da gelecek olanların isimleri alt alta yazılırdı.
Bizim zamanımızda liselerin sınıf mevcutları ortalama 55-60 arasında
değişirdi. Ve bu liste, sınıfın en az dörtte üçünü kapsardı.
Gelemeyecek olanlar, ya inek olarak tabir edilen ders delileri, ya o
gün gerçekten önemli işi-gücü olanlar, ya da birkaç hanım evlâdından
oluşurdu. 40-45 rakamına ulaşılınca, derhal teneffüste işbölümüne
geçilirdi. Kimin hangi yiyecekleri getireceği (o yıllarda hazırdan
yemezdik biz, önceden tedarik edilen 5-6 kilo etle yapılacak ızgara
köfte harcının hazırlanması, genellikle sınıfın becerikli kızlarının
üzerine yıkılırdı), ızgaraları ve kömürleri kimlerin ayarlayacağı,
kimin kaset ve kasetçaları yanına alacağı, para işlerine kimlerin
bakacağı ve her şeyden önemlisi, Ada yolculuklarının olmazsa olmazı,
vurmalı müzik aletlerinin kimler tarafından getirileceği
kararlaştırılırdı. Bunlar, yaklaşık bir buçuk saatlik vapur
yolculuğu sırasında kızlı-erkekli eğlencenin yardımcı elemanları
olup, iki darbuka, bir bongo ve iki ritim tefinden ibaretti (kimi
zaman, sınıftaki bazı enteresan arkadaşların, bu toplama orkestraya,
tahta kaşık ve hatta akordeon ile eşlik ettiği zamanlar da
olmuştur).
Seyir-Hidrografi ve Oşinografi Dairesi’nin radyoda yayınladığı
haftalık deniz raporlarının takip edilmesiyle, en uygun gün
seçilirdi Ada yolculuğu için... (Düşünebiliyor musunuz? O yıllarda
amma da ciddi ciddi gezi programı düzenlenirmiş!... Sanırsınız,
sınıfça Ada’ya gidilmeyecek de, sekiz günde Pasifik aşılacak!)
Denizin mutedil dalgalı (!) olduğu bir günde karar kılındıktan
sonra, bu sır kesinlikle etrafa yayılmazdı. Daha doğrusu sınıfın
dışına sızdırılmazdı. Yoksa kararlaştırılan gezi gününün idealist
bir hocanın kulağına gitmesi demek, hocanın da bir karşı atakla,
ekstradan bir sözlüyü haince bir zevkle o güne denk getirmesi
sonucunu doğururdu çoğu kez, aman kaçamayalım diye...
Kaçılacağı günün sabahı 8:00’de herkes Aksaray Pertevniyal
Lisesi’nin ana kapısının önünde toplanırdı. Elbette ki, kızlar
üniformalı, erkekler de lâci-gri ceketleri ve de kravatlarıyla!...
Yoksa evden sabah sabah günlük kıyafetlerle okula çıkmak, evlerde
küçük çaplı bir krizin yaşanmasına zemin hazırlar, kaçıştan
ebeveynlerin haberdar olması, tabiri câizse, işin piç olmasına sebep
olurdu... Kapıda alelacele formalar çıkartılır, kravatlar ceplere
sokuşturulur, ceketler omuzlara atılırdı... Bütün sınıf kapıda
buluşunca, hemen “Bayazıd-Çarşıkapı-Çemberlitaş-Sultanahmed” yoluyla
Sirkeci’ye inen körüklü bir İETT otobüsü beklenir ve gelince güruh
halinde araca doluşulurdu. Yaklaşık on beş dakikalık bir yolculuktan
sonra, Sirkeci’de Gar’ın önündeki durakta inilir ve kafile halinde,
herkesin elinde taşımakla sorumlu olduğu, içi ızgara, et, darbuka,
kasetçalar, domates, soğan, tef ve fotoğraf makinesi türünden
aparatlar dolu torbalar olduğu halde, koşar adımlarla
“Sirkeci-Adalar Vapur İskelesi”ne doğru gidilirdi. Amaç, Adalar’a o
sabah ikinci kalkış olan, 8:30 vapur seferine yetişebilmek!...
Havaların güzel olmasının verdiği asilikle, vapur iskelesinin önü,
bizler gibi güruh halinde okulu kırarak buraya gelmiş başka okul
gruplarına karışırdı. 8:30 seferi, erken ve ters yol olmasına
rağmen, mevsimin ilkbahar olmasının vermiş olduğu canlılıkla
tıka-basa dolardı. Hem de hafta içi... Zaten vapurun yolcularının
istisnasız yüzde sekseni de, o gün okullarını kıran yeni yetmelerden
oluşurdu.
>>>
2. sayfa |
 |